TÜED Basın Sözcüsü M. Emin TANGÖREN: “CUMHURİYETİN 103 YILLIK SOSYAL ADALET HEDEFİ: EMEKLİLERİ YOKSULLUKTAN KORUMAKTI”
Tangören, Atatürk’ün 103 yıl önce sosyal güvenliğin geleceğini kurgulayacak ifadelerini, yüzyılın lideri olmasının en somut örneklerinden birisi olduğunu belirterek; “Daha Cumhuriyet ilan edilmemişken, geleceğin sosyal güvenlik sistemini temel hedefler arasına koymak ancak bir sosyal devlet sevdasının ürünü olabilir” dedi.
Tangören açıklamasında şu görüşlere yer verdi:
“Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bundan tam 103 yıl önce, henüz Cumhuriyet ilan edilmeden, emeklilerin, dul ve yetimlerin yoksulluğa düşmemesini devletin temel sorumlulukları arasında göstermişti.
8 Nisan 1923 tarihinde yayımlanan ve tarihe Dokuz Umde olarak geçen Seçim Hakkında Beyannamenin 7. maddesi, Cumhuriyetimizin sosyal devlet anlayışının en önemli tarihî belgelerinden biridir.
9 Nisan 1923 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde de yayımlanan bu beyannamede şu ifadeye yer verilmiştir:
“Müdafaa-i memleket ve istiklal-i millet uğrunda malûl kalan mensubin-i askeriye ve efrad-ı millet ile alelumum mütekaidin ve itam ve eramilin zaruret ve sefaletlerine meydan bırakmayacak tedabir ittihaz olunacaktır.”
Bugünkü Türkçesiyle:
“Memleket savunması ve milletin bağımsızlığı uğrunda sakat kalan ordu mensupları ve millet bireyleriyle genel olarak emekliler ve yetimler ve dulların fakirlik ve yoksulluklarına meydan bırakmayacak önlemler alınacaktır.”
Bu ifadeler, yalnızca tarihî bir seçim beyannamesinin maddesi değildir. Aynı zamanda Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini, sosyal adalet anlayışını ve devletin emeklilere karşı sorumluluğunu ortaya koyan güçlü bir irade beyanıdır.
ATATÜRK’ÜN HEDEFİ YALNIZCA EMEKLİ AYLIĞI BAĞLAMAK DEĞİL, YOKSULLUĞU ÖNLEMEKTİ
1923 yılının şartlarını düşünelim.
Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış, ekonomik kaynakları son derece sınırlı, sanayisi ve üretim altyapısı henüz gelişmemiş bir ülke…
Bütün bu ağır koşullara rağmen Mustafa Kemal Atatürk, devletin öncelikleri arasında emeklilerin, dul ve yetimlerin yoksulluğa düşmemesini özellikle vurgulamıştır.
Burada dikkat çekici olan, yalnızca emeklilerin korunacağının söylenmesi değildir.
Asıl önemli olan, emeklilerin “zaruret ve sefaletlerine meydan bırakılmaması” hedefinin açıkça ortaya konulmasıdır.
Başka bir ifadeyle, devletin görevi emekliye yalnızca bir aylık bağlamakla sınırlı görülmemiş; emeklinin muhtaç duruma düşmesini önleyecek tedbirlerin alınması öngörülmüştür.
Bu yaklaşım, günümüzün sosyal güvenlik tartışmaları açısından da son derece anlamlıdır.
Çünkü sosyal güvenlik sisteminin başarısı, yalnızca kaç kişiye aylık ödendiğiyle değil, bağlanan aylıkların insan onuruna yaraşır bir yaşamı sağlayıp sağlamadığıyla ölçülmelidir.
103 YIL SONRA AYNI SORUYU SORUYORUZ: EMEKLİ YOKSULLUKTAN KORUNABİLİYOR MU?
Aradan 103 yıl geçti.
Türkiye büyüdü, gelişti, sanayileşti. Millî gelir arttı, üretim kapasitesi genişledi, teknoloji ilerledi.
Ancak bugün milyonlarca emekli, hayat pahalılığı karşısında geçim mücadelesi veriyor. Yoksulluktan korunmak şöyle dursun, açlıkla mücadele ediyor. Milyonlarca emekli, dul ve yetim; Açlık Sınırının altındaki gelirleriyle adeta hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Emekli aylıklarıyla kira, gıda, elektrik, doğal gaz, sağlık ve diğer temel ihtiyaçları karşılamak giderek güçleşiyor.
Bir ömür çalışmış, üretmiş, vergisini ve primini ödemiş insanlar, emeklilik dönemlerinde gelirlerinin temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemesi sorunuyla karşı karşıya kalıyor.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hedef gösterilen “emekliyi yoksulluğa düşürmeme” ilkesi, bugün yeniden sosyal politikaların merkezine yerleştirilmelidir.
Çünkü emeklilik, çalışma hayatının sonunda karşılaşılan bir yoksulluk dönemi değil; yıllarca verilen emeğin karşılığının güvence altına alındığı bir yaşam dönemi olmalıdır.
Atatürk’ün 1923 yılında ortaya koyduğu hedef ile bugünkü ekonomik gerçekler yan yana getirildiğinde, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir çelişki bulunmaktadır.
103 yıl önce yoksulluğa düşürülmemesi hedeflenen emekliler, bugün neden açlık ve yoksulluk sınırları üzerinden geçim hesabı yapmak zorunda kalmaktadır?
TÜFE FARKI VERMEK, REFAH SAĞLAMAK DEĞİLDİR
Emekli aylıklarının yalnızca tüketici fiyatlarındaki artışa göre güncellenmesi, emeklilerin refah düzeyinin yükseldiği anlamına gelmez.
TÜFE farkı, geçmiş dönemde yaşanan fiyat artışlarının aylıklara belirli ölçüde yansıtılmasıdır. Bu nedenle gerçek anlamda bir refah artışıyla aynı şey değildir.
Üstelik emeklilerin harcama sepetinde gıda, barınma, enerji ve sağlık giderlerinin ağırlığı düşünüldüğünde, hissedilen hayat pahalılığı genel enflasyon göstergelerinden farklılaşabilmektedir.
Bu yüzden Türkiye Emekliler Derneği olarak yıllardır dile getirdiğimiz talepler, yalnızca aylık artış oranlarıyla sınırlı değildir.
Emeklilerin millî gelir artışından ve ekonomik büyümeden hak ettikleri payı almaları, aylıklar arasındaki adaletsizliklerin giderilmesi, intibak düzenlemesinin gerçekleştirilmesi ve aylık hesaplama sisteminin adil bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir.
İntibak, seyyanen zam, refahtan pay ve adil aylık hesaplama sistemi talepleri; emeklilerin yoksulluğa karşı korunmasını amaçlayan sosyal adalet talepleridir.
Bu talepleri değerlendirirken 1923 yılının sosyal devlet hedefini de hatırlamak gerekir.
İNTİBAK VE GELİR ADALETİ, CUMHURİYETİN SOSYAL ADALET ANLAYIŞININ GEREĞİDİR
Emeklilik sisteminde aynı veya benzer çalışma ve prim ödeme koşullarına sahip kişiler arasında, yalnızca emeklilik tarihlerinden ve farklı aylık hesaplama yöntemlerinden kaynaklanan büyük gelir farklılıkları oluşması, adalet duygusunu zedelemektedir.
TÜED’in uzun yıllardır gündemde tuttuğu intibak talebi, bu adaletsizliklerin giderilmesini amaçlamaktadır.
Emeklilerin hak ettikleri aylığa kavuşabilmeleri için sistemin bütüncül biçimde ele alınması gerekmektedir.
Bu çerçevede;
• En düşük emekli aylığı, asgari ücretin altında kalmamalıdır.
• Emekli aylıklarında kalıcı iyileştirme sağlayacak seyyanen artış yapılmalıdır.
• Emeklilere ekonomik büyümeden ve refah artışından pay verilmelidir.
• İntibak düzenlemesi gerçekleştirilerek aylıklar arasındaki adaletsizlikler giderilmelidir.
• Aylık bağlama oranları ve güncelleme katsayıları yeniden değerlendirilerek adil ve sürdürülebilir bir hesaplama sistemi oluşturulmalıdır.
Bu düzenlemeler, yalnızca bugünün emeklileri için değil, yarının emeklileri için de sosyal güvenlik sistemine duyulan güvenin güçlendirilmesi açısından gereklidir.
ATATÜRK’ÜN 1923’TE GÖSTERDİĞİ HEDEF, BUGÜN DE DEVLETİN ÖNÜNDE DURUYOR
Tarihî belgeler bazen yalnızca geçmişi anlatmaz; bugünün sorunlarına da ışık tutar.
8 Nisan 1923 tarihli beyannamenin 7. maddesi de böyle bir belgedir.
Bu maddeyi bugün yeniden okumak, Cumhuriyetimizin kurucularının sosyal güvenlik konusundaki yaklaşımını anlamak bakımından büyük önem taşımaktadır.
Atatürk’ün ortaya koyduğu hedef açıktır:
Emekliler, dul ve yetimler zaruret ve sefalet içerisinde bırakılmamalıdır.
Bu ilke, günümüz Türkiye’sinde emekli aylıklarının yeterliliği, gelir dağılımında adalet ve sosyal güvenlik sisteminin geleceği tartışılırken temel bir ölçüt olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye Emekliler Derneği olarak savunduğumuz insan onuruna yaraşır emeklilik hakkı, Cumhuriyetimizin kuruluşunda ortaya konulan sosyal adalet hedefiyle örtüşmektedir.
Bugün emeklilerin beklentisi ayrıcalık değil, adalettir.
Talepleri yardım değil, hak ettikleri gelir düzeyidir.
Mücadeleleri yalnızca kendileri için değil, çalışma hayatındaki milyonlarca insanın geleceği içindir.
Cumhuriyetin 103. yılında, 1923’te ortaya konulan bu tarihî hedefi yeniden hatırlatıyoruz:
EMEKLİLİK YOKSULLUĞUN DEĞİL, SOSYAL GÜVENCENİN ADI OLMALIDIR!
ATATÜRK’ÜN 1923’TE HEDEF GÖSTERDİĞİ SOSYAL ADALET, 2026 TÜRKİYE’SİNDE DE HAYATA GEÇİRİLMELİDİR!
Çünkü emekli varsa, Türkiye var!
Ve bu gerçeği gören dünyanın gelmiş geçmiş en büyük lideri var!”




